21 Aralık 2011 Çarşamba

Üçüncü çocuğumla tanıştınız mı??

6 yıl önce işimi, ailemi, arkadaşlarımı kısacası hayatımı bırakıp Moskova'ya geldim... Eşimle yeni bir hayat kurmak için... Yıllar hızla aktı geçti, bu şehirde çok güzel anılarım, çok güzel başlangıçlarım, çok güzel yaşanmışlıklarım oldu... En önemlisi iki tane çocuğum oldu ve ben 'anne' oldum... 6 sene önceki fotoğraflarıma bakıyorum da, ne kadar gençmişiz.. şimdi de yaşlı değiliz tabii ki ama o gençlik yüzümüzdeki o tazelik başkaymış...

Bu kadar zaman çalışmadım, çalışamadım Moskova'da fırsatım olmadı, Defne sonra Kuzey derken yıllar geçti. Baktım ki benim kocamın çok da niyeti yok sabit durmaya bir yerde, o zaman hem bir anne, hem bir eş, hem de kendim olarak yapılabilecek birşeyler bulmak gerek...


Uzun araştırmalardan sonra tanıştım Dream Bag ile.. Yaklaşık 6 sene önce çocuklarına daha fazla vakit ayırmak isteyen bir İngiliz anne baba tarafından oluşturulmuş Dream Bag. İngilterede yaşadıkları küçük yerde bir marka yaratmışlar. Üstelik de dünyanın 30 ülkesine distribütorlük vermeyi de başarmışlar. Çok hırslı değiller aslında, hem anne-baba hem de kendi işlerini yapan bireyler olmaktan mutlular. Distribütör seçimleri de bunu gösteriyor aslında, çünkü genelde hepsi onlar gibi - benim gibi - hem aile hem iş diyen insanlar...

Aylar süren çalışmalardan, yaşanılan zorluklardan sonra dün http://www.dreambagturkiye.com/ açıldı... Benim gözbebeğim... Üçüncü çocuğum... Çok emek verdim çok... Belki ufak tefek aksaklıklar olabilir başlangıçta ama onlar da toparlanır biliyorum. İnanıyorum ki gerçekten emek verilen ve gerçekten de güzel olan işler eninde sonunda başarıya ulaşacaktır.

Yolumuz açık olsun Dream Bag Türkiye...

http://www.dreambagturkiye.com/
www.facebook.com/dreambagturkiye

15 Aralık 2011 Perşembe

Ahhh annneee ahhh... !!

Geçenlerde yazdım ya, Luntik ve Arkadaslarının tiyatrosuna gittik ve çıkışta da bir tane Luntik oyuncağı aldık diye... İşte o kayboldu... :( Doğruyu söylemek gerekirse anne yani ben, kaybettim... Düşürmüşüm elimden...

off offf... Anne olmak ne zor :) Defne tabii gece gündüz Luntik ile birlikte. Sabah kreşe giderken Luntik ile gidiyoruz, ama o arabada kalıyor... Akşam onunla beraber eve dönüyoruz. Gece onu da yatağın yanına yatırıyoruz, hatta kendi üzerini örtmeyen Defne itina ile Luntik'in üzerini örtüyor.. İşte durum böyleyken anne, ahhh o anneeee, kreşten dönüşte arabadan inip eve atılan 20 adımda o Luntik'i düşürmüş ve üstüne üstlük de farketmemiş...

Şimdi tabii kimse gerçekten zavallı anne demiyor herkes nasıl oldu da anne kaybetti modunda ama, annenin bir elinde kendi çantası, diğer elinde Defnenin çantası, Defnenin çantaya sığmayan kocaman bir yılbaşı şiir kitabı, Defnenin son dakikada giymek istemiyorum diye elime tutuşturduğu bir çift eldiven ve gene son dakikada arabada unuttuğumuz için kıyametin koptuğu meşhur Luntik... Aaa tabii bir de arabanın ve evin anahtarları... Ahh o anne ahh, bu kadarcık 'az' eşyası varken, Luntik elinden kaymış ve düşmüş... Nasıl olur bu ????

Gece çok kötü geçmedi, ben durumu anladım ama Defne ısrarla arabada kaldığını söyledi.. (Babayı çaktırmadan yolladım aşağıya ama tabii oyuncağı gören anında almıştır) Hadi bozmadım sabaha kadar en azından rahat uyuruz diye.. Sabah arabanın kapısını açar açmaz kıyamet koptu tabii.. Defne'den inciler :
- Ama o benimmm en sevdiğim oyuncağımdı.. ben şimdi kimin kafasına şapka takıcammmm, kimi giydireceğim, uyumadan evvel kimin üstünü örteceğim????
- Sen nasıl olur da kaybedersin? Sen beni üzdün ama çok
- Sen zaten bi daha bana yeni oyuncak da almazsın.... (bu benim favorim oldu... Bu alınanları acaba kim alıyor ki ona????)
Ve tabii bu incilerin eşliğinde tahmin edebileceğiniz gibi böğürmeler... Tüm yol boyunca.. Allahtan kreşin kapısında Danya'yı gördük yoksa sınıfa kadar devam edebilirdi...

Ehh ben de napim anneee yüreği tabii iş başa düştü Luntik aramaya.. bugüne kadar hiç oyuncakçılarda Luntik aramadığım için gözüme de çarpmamıştı açıkçası. İlk girdiğim yerde yoktu bulamadım. Ama umudumu kaybetmedim çünkü bildikleri bir oyuncakmış ve Luntik değil ama arkadaşı tırtıl varmış orda.. Sonra daha büyük bir yere girdim.. Ana baba günü sanki oyuncak kıtlığına giriyor insanlar kasada kuyruk falan ben söylenirken sordum ve beni Luntik diyarına götürdüler.. Aman tanrım boy boy, Rusça konuşanı, İngilizce konuşanı bir sürü arkadaşları.. yani herşeyi var öyle böyle değil...

Neyse 'hiç oyuncak almayan anne' ordan bir Luntik bir de onun kız arkadaşı uğur böceği gibi biri var (tıyatroda ne kadar ilgiyle izlemişim görüyorsunuz...) ondan aldı... Şimdi heyecanla akşamı bekliyorum, bakalım Defnish'in tepkisi ne olacak... :)

13 Aralık 2011 Salı

Cumartesi Pazar...

Yazmak istediğim ama yazamadığım bir diğer konuda haftasonumuzdu... Gecikmeli de olsa yazıyorum... İki çocuk annesi biri olarak 3-5 gün gecikme birşey değil, öyle demeyin...

Cumartesi günü Defne ve Kuzey ile beraber Starlite'a gittik.. Burasının bizim için önemi büyüktür. Starlite'da bir Natalia ablamız var çocuklarla oyun oynayan. Nam-ı diğer Morlu Abla... Defnenin ablası... O kadar sakin, o kadar çocuklarla iyi iletişimi olan bir kız ki, hayran olmamak elde değil. Ve sanırım 2 senedir biz ayda bazen 1 bazen de 2 kere Morlu Ablamıza gittik. Ama Morlu ablamızın son günüydü bu Cumartesi... Moskovaya okumaya gelmiş haftasonları da Starlite'da çocuklarla oyun oynayarak para kazanıyordu. Ve artık mezun olmuş memleketine dönecekti... Defne üzüldü, biz üzüldük, oraya gelen diğer çocuklar da üzüldüler. Çiçekler, çikolatalar ve kendi yaptıkları hediyeleri getirmişti çocuklar. Bir ara farkettim gözleri doldu Morlu Ablanın... Çocukları sevmek, işini sevmek ayrı birşey...


Seni çok sevdik ve seni hiç unutmayacağız Morlu Ablamız...
   
Starlite'dan çıktıktan sonra her zaman yaptığımız gibi alışveriş merkezinin içine girdik. Defne ordaki oyuncaklara binmek istedi. Hadi dedik Kuzey'i de bindirelim. Defne aslana binmek istedi, Kuzey için de fili seçti...Defne olaydan ne kadar mutlu olduysa, Kuzey de o kadar stres içindeydi... Fotoğraflardan da anlayacağınız gibi, o kısacık fil turu Kuzey için inanılmaz bir deneyim oldu... Suratındaki ifadeye göre sorsanız sanki 'bir daha beni bindirmeyin' diyecek gibi...


Kuzey zevk alıyor mu durumundan size göre????

Beni alın burdan der gibi, değil mi???
Cumartesiyi bu şekilde geçirdikten sonra Pazar günü de Defnish ile birlikte 'Luntik ve Arkadaşları'na gttik. Defne Luntik'i çok seviyor. Daha evvel size hatta Luntik'i tanıtmıştım bir yazımda. (Buraya tıklarsanız eski yazımı görebilirsiniz) Evden çıkarken Defne'nin Kuzey'e söylediklerini duymanız gerekiyordu. 'Kuzey sen daha çokkkk küçüksün o yüzden evde kalacaksın. Ben sana anlatacağım'.... 'Kuzeyyy, ben senin kadarken evde kalıyordum ama şimdi kalmıyorum sen kalıyorsun'...

Luntik ve Arkadaşları güzeldi.. Defne çok keyif aldı, gözünü kırpmadan sonuna kadar izledi.




Tiyatrodan sonra evimizin yolunu tuttuk... Defne çok keyifliydi ve bir sonraki tiyatroyu soruyordu...
Bu arada eve gelince de Kuzey'e tiyatroyu anlatmayı ihmal etmedi.. Haa bu arada tabii ki tiyatro çıkışında satılan oyuncaklara, balonlara, kıyafetlere takılmadan evimize gelemedik.. Ama neyse ki sadece 1 tane Luntik oyuncağıyla kurtardık durumu... Şimdi evdeki en gözde oyuncak minik Luntik.. 


Yürüyorummm... Yürüyorum...

Yazmak istediklerim var ama yazamamışım... Bu aralar gene biraz koşturmacalardayım...Evdeysem genelde bilgisayarımın başında işle ilgili uğraşıyorum ya da minik oğlumun peşindeyim.. Yürümeye başladı çünkü... O kadar komik ki... Dengesini sağlamak için ellerini yana açıyor ve bir sağa bir sola yalpalayarak birkaç adım atıyor... Sonra pat diye popo üzeri oturuyor... İlk adımlarını atalı çok olmuştu ama sadece adımla kalmıştı.. Gerisi gelmemişti. Neyse çok üzerine düşmedim çünkü Defne de 14 aylıkken yürümeye başlamıştı ve o zamana kadar inanılmaz uysal ve uyumlu bir çocuk olan kızım birdenbire minik bir canavara dönüşmüştü.. O yüzden acelemiz yok nasılsa yürüyecek diye düşündüşümden açıkçası Kuzey'e gereken moral desteğini vermedim... O da keyfine düşkün çok niyetlenmedi...

Ama artık yürüyor.. yaklaşık bir haftadır salondan mutfağa kadar veya mutfaktan sokak kapısına kadar gidebiliyor... Hala çok komik yürüyor ama dengesini daha iyi sağlıyor, daha hevesli ve artık annesinin de desteğini almış durumda.. Yani desteklemiyorum derken de kösteklediğimi düşünmeyin, artık yürümeye niyetlendiğine ve de 14 ayı geçtiğine göre, annenin de destek verme zamanı gelmiştir...Abladan altta kalmak yok...

El çırpmalar, kucaklamalar aman aman sormayın... ben el çırpıp 'afferrrrriiiimmm' naraları attıkça o da sanki büyük bir iş yapıyormuşçasına (elbetteki çok büyük bir iş ama o suratı görmeniz gerek...) komik bir suratla göğsünü gere gere yürüyor... Sonra fazla heyecandan tabii popo üstü oturuveriyor... Ama olsun, vazgeçmek yok artık... Kim tutar minik Kuzey'i ??

9 Aralık 2011 Cuma

Kuzey çok su içerse, kardeşler aynı odada yatarlarsa ne olur???

Son bir haftadır evimizde daha doğrusu Defne'nin odasında şenlik var... Çünkü Kuzey de bir süreliğine o odaya taşındı... :)

Bu da nerden çıktı demeyin.. Biliyorsunuz Valia bizimle beraber Defne'nin odasında kalıyor normalde. Kuzey de hala bizim odamızda.. Malum Rus evleri küçük, fiyatlar yüksek... neyse Valia klasik giriş çıkışlarından birini yapmak üzere Moldova'ya gitti. Ben de iki çocukla başedemeyeceğimi anlayıp annemden yardım istedim.  Annecim de kalktı geldi sağolsun 3 hafta birlikte çocuk baktık....Normalde bakılır elbette bakılmaz mı fakat herşey üst üste geldi.. Ama en önemlisi Kuzey'in uyku düzeni biranda bozuluvermesiydi. Yani ben de disiplinliyimdir bu konuda ama olan oldu ve Kuzey bir şekilde gece su içmeye başladı. Ama nasıl bir su içme durumu anlatamam size. Yatmadan evvel 1 biberon süt içen oğlum üzerine da kavga kıyamet 1,5 biberon da su içmeye bailadı.Vermezsen yandın ağlama kıyamet sormayın... Gece bozulca da her yarım saatte bir uyanıp su istedi.. Bazen verdim bazen uyutmaya çalıştım ama tüm 3 hafta böyle geçti gibi oldu. Tabii yatmadan evvel içtiklerine ilaveten gece boyunca da 1-2 biberon su içen bebeğin gece boyunca kaç kez bezinin değiştiğini tahmin edin bakalım... Ortalama 6 kez... Bir kere de tum tulumlar değişiyordu genelde çünkü her tarafı çiş oluyordu...Tabii uyku kalırmı bende kalmaz.. Sinr kalır mı kalmaz.. Üstelik bu bebek gündüzleri de sadece 1 saat uyursa işte o zaman fena... Annenin uyuyacak dinlenecek zamanı kalmaz..Aynen öyle oldu.. Neyse sonunda Valia geldi, ben de gece uyumasam bile gündüzleri uyuyabileceğimi anlayınca başladım su vermeme eğitimine.. Sonuçta bana göre herşey bir alışkanlık... Bu da... ben alıştırdım ve sonuçta içmemeye de alıştırabilirim diye düşündüm..
Başladık gece su vermemeye.. Ama tabii bu sefer de uyumuyor saatlerce ağlama bağrışma. Ehh bir de evde malum Defne var.. O da sadece beni istiyor derken benim pilim bitti. Bu arada 2 kg kadar da vermişim işin iyi tarafı...

Valia baktı ki, ben de sinir kalmadı, kendi iyiliği açısından bu eğitimi ele aldı... ve Kuzey'in karyolasını Defne ile paylaştıkları odaya taşıdı...Bir odada 3 kişi.. Koğuş misali... Şimdi durum şöyle.. Akşam 20 gibi yatağa yatıyoruz. ben Defneye kitap okuyorum sonra o bana aynı kitabı anlatıyor. Bu esnada Kuzey sütünü içiyor Valia ile beraber. ve süt bitip kitap da bitince ışıklar kapanıyor... Valia Kuzey'in yatağının yanında su vermiyor elini tutuyor, ayağa kalkmaya çabalayan Kuzey'i yatırıyor, ben de Defne'ye 'cici' yapmakla meşgulüm. Sonunda Kuzey sızar ben de Defne'yi öpüp odadan çıkarım.. Saat 20.30 falan... Tabii herşey bitti mi hayır tam tersine daha yeni başlıyor.. Çünkü Defne'nin birinci hedefi uyuyan Kuzey'i uyandırmak. Allahım o ne öksürük krizleridir.. Kızsam  kızamıyorum çocuk boğmaca olmuş gibi öksürüyor.. birdenbire... Üçüncü öksürükde Kuzey uyanıyor... hadiii ona gidiliyor. Defne sessiz bu arada, öksürük bıçak gibi kesilmiş durumda. Tam Kuzey susuyor, tam dalacak Defne başlıyor şarkı söylemeye... Kuzey uyanıyor. Kuzey uyuyor, Defne susuyor yataktan kalkıyor nedense yere düşüyor 'ayağım takıldı anne ben ne yapayım!' diyor... Sonunda 21.15 gibi Defne bayılıyor. Ama ne bayılma.... Kollar yataktan sarkmış, kafa tam ters yere konmuş yani komedi durum... Gece ise Kuzey için yeni başlıyor çünkü O kurulmuş bir saat misali 00.00'da uyanıyor... Neyse bundan sonraki ağlamaları hem Defneyi uyandırmıyor allahtan hem de Valia'nın odasının sınırlarında olduğundan ve Valia da yatmış olduğundan beni aşıyor durum...

Son günlerimiz böyle işte.... Sonunda Kuzey Valia'nın geceden sabaha kadarki performansının sonucunda sadece 3 kere uyanıp, 1 kere bez değiştirilecek duruma geldi... Ama bu gece bizim odaya geri taşınıyor, akşam Valia yok çünkü... Bakalım bu gece annenin yanındaki durum ne olacak, heyecanla bekliyoruz... Valia sıkı sıkı tembih ediyor bana 'sakın fazla su vermeyinnnnnnnn' diye... !!!

3 Aralık 2011 Cumartesi

Büyük keyiftir Yılbaşı Ağacını süslemek...

Ylın en sevdiğim zamanlarından Yılbaşı... hele de Moskovada o kadar güzel ki... Her yer yılbaşı ağaçları ile süsleniyor, her yer ışıl ışıl... O sevimsiz gri hava kalkıyor ve insanın içi kıpır kıpır oluyor...

Hatırlıyorum, çocukken en sevdiğim şeylerden biriydi yılbaşı ağacını süslemek... Aralık başı oldu mu hemen ağacımızı kurar süslerdik. hatta bazen dayanamaz daha erken bile süslediğimiz olurdu. Kocaman bir ağacımız vardı. Zamanla küçüldü.. ya da zamanla ben büyüdüm ağaç küçük gelmeye başladı... Ama hala hep onu 'koccaaamannn' olarak hatırlıyorum...

Ben de o yılbaşı havasını kendi evimde elimden geldiğince yaşatmaya çabalıyorum... Evimiz küçük, dolayısıyla çam ağacımız da küçük.. Ama keyfimiz büyük....

Defne şimdi daha iyi anlıyor artık, o yüzden onunla süslemek çok keyifli... Kuzey'in tüm ağacı yıkma, süsleri ağzına atma çabalarına rağmen, bugün Defne ile ağacımızı süsledik...

Ağacımızı koyabileceğimiz tek yer var zaten... Salondaki pencere pervazımız... Yere koyma şansımız ne yazık ki Kuzey sebebiyle yok zaten.






Ağacımız yerini aldı her sene olduğu gibi...












Sıra süslemeye geldi..
Geçen seneki süslerimiz, bu sene aldıklarımız tekkkk tekkk hepsini Defne ile koymaya başladık.

En emniyetli yer masanın üzeri gibiydi... Kuzey'in ulaşamayacağı ve Defne'nin sandalyenin üzerine çıkarak yetişebileceği...


Ne kadar canla başla çabalıyor görüyorsunuz.... 



Cepten çok iyi çekemesem de, işte ağacımızın son hali...

Artık sabah akşam demeden, yanacak ışıkları...

Bu sene 5. yılbaşımız olacak buradaki... Büyük ihtimalle de son yılbaşımız...


Bakalım seneye nerde nasıl kutlanacak yılbaşı...

Nerde olursak olalım, hep birlikte, sağlıklı ve mutlu bir şekilde, aynı coşku ve sevgiyle ağacımızı süslemek ve bu mutluluğu birlikte paylaşmak dileğiyle...

22 Kasım 2011 Salı

Doktor izin vermedi... Parka çıkılacak...

Defne sabah birkaç kez hapşurunca, doğal olarak biraz korktum. Malum evde minik bir kardeş var ve eve hastalık girdiğinde sırasıyla hepimizi dolaşıyor ve bir ayda ancak çıkıyor. O yüzden kreşe gittiğimde sınıf öğretmeniyle konuşup bugün parka çıkmamasını söyledim. Ama beklemediğim bir cevapla karşılaşınca şaşırdım.
- Kreş doktoruna gitmeniz gerek. Kararı doktor verecek...

Nasıl yani... Kızımın parka çıkıp çıkmayacağına ben değil de doktor mu karar verecek... Hadi bakalım diye gittik Defne ile beraber.

Doktorun odasına girince,
- Bugün Defnenin parka çıkmasını istemiyorum. Sizinle konuşmam gerekiyormuş sanırım dedim.

Gayet iri yarı ve biraz korkutucu bir görüntüsü olan doktorumuz 'neden çıkmasını istemediğimi' sordu
Bana göre nedeni çok açıktı ama farzedin ki nedenim yok, farzedin ki sebepsiz istemiyorum ne olacak yani. Zorla dışarı mı çıkılacak...???

Kendimce başladım gerekçelerimi anlatmaya.

- Sabah 3-4 kez hapşurdu da...

Defne lafa atladı durur mu tabii..
- Anne 2 kere sadece...

Doktor
- 2 kere hapşurdu.. Tamam.. Başka?
-Evde bebek var.
-Kaç aylık
-14 aylık...
-Oooo büyükmüş... Eeee?
-İşte yani bebek hastalanmasın, hem hava da soğuk.. (Bu arada hava sabahları -8 civarında ama gün içinde  -4'e kadar yükseliyor...Yani daha burasi icin soguk denemez...)
- Ben bir kontrol edeyim Defneyi.

Boğaza bakıldı, burna bakıldı...

- Yok dışarı çıkacak, hiçbir şeyi yok. Cocuklar dışarı çıkmalı. Temiz hava almalı. Çocuk kapalı yerdeki pis havadan hasta olur.

-Yani???

-Yani Defne dışarı çıkacak...

-Annneeeeeeeeeeee, ben giyinmek soyunmak istemiyorum... ben içerde oyun oynamak istiyorum...

Ne yazık ki.. Doktor izin vermedi. Anne içerde kalmasını istedi ama doktor hayır olmaz dedi.. İlla parka çıkacak...

20 Kasım 2011 Pazar

Bu aralar ne okuyoruz

Bu aralar Meraklı Minik okuyoruz...

Biraz geç keşfettik ama geç olsun güç olmasın dedik. Anneannemiz Moskovaya gelirken bize derginin son  sayılarını getirdi.

Meraklı Minik, Tübitak yayınlarının okul öncesi çocukları için çıkarttığı aylık bir dergi. İçinde çok güzel işlenmiş konular, bulmacalar ve oyunlar var. Rengarenk.



Defne ile Ekim sayısını bayıla bayılı okuduk. Kirpiler hakkında bir sürü yeni bilgi edindik... Parmak oyuncaklar yaptık beraber. Oyun oynadık.


Elimizde bir de son sayı olan Kasım sayısı var.. Anneannemiz İstanbula dönünce gene her ay bizim için biriktirmeye devam edecek...


Okul öncesi yaşta çocuğu olanlara mutlaka tavsiye ederim...

Anne aynı.. Baba aynı... Cocuklar farklı...

Aynı anne babadan olan, aynı havayı soluyan, aynı yemekleri yiyen iki kardeş ve ikisi de birbirinden farklı... Tabii ki benzer yanları da yok değil ama farklılıklar çoğunlukta...

- Defneyi uyku düzenine sokmak çok zor olmuştu. Geceler boyu, yatak odasının kapısının arkasında ağladığımı bilirim, sırf uykuya kendi başına dalabilsin ve alışsın diye.. Ama Kuzey kendi kendine düzenini kurdu. Hiç ağlatmak zorunda bile kalmadım. Koydum uyudu...

- Defne uyku düzenine girdi ve tüm gece uyumaya başladı. yani eğer hasta değilse, diş çıkartmıyorsa genel olarak sabaha kadar uyurdu. Gece 20'de yatardı sabah 8-9 gibi kalkardı. Kuzey düzene kendi kendine ve çabuk girdi ama uykusuz bir adam... Akşam gene 20 gibi yatıyor ama sabah 6 en fazla 6.30 dedin mi uyanıyor. Geç yatırmamın da bir faydası olmuyor, yazın okadar deniz güneş yaptık 9.30'larda yattı ama sabah kurulu saat gibi 6.30 gibi kalktı... Çok fena çok...

- Defne ne bulursa yerdi. Hatta ilaç içirmek genelde anneler için kabustur, Defne yeterki midesine birşey girsin mantığıyla, ilaçları bile ikiletmeden içerdi. Sebze-meyve hiçbirşeyi ayırtetmmezdi. Kuzey de yemeyen bir çocuk değil allah için ama çok seçici. Bir kere incelikle her şeye itiraz ediyor. İlk lokmayı ağzına atabilmek için kırk takla atmamız gerekiyor. Sadece köfteyi ve yoğurdu uzaktan tanıyıp ağzını açıyor, geri kalan yemekler, yedirenin hünerine kalmış durumda...

- Defne arabaya ne zaman binse uykusu olsun olmasın genelde hep uyurdu. Kuzey ise uyku saati bile olsa genelde pencereden dışarıya bakmayı tercih ediyor. Bugğne kadar arabada uyumuşluğu azdır.

- Defne ne kadar sevdiğini ve sevmediğini belli eden, duygularını kabaca da olsa belirten bir çocuksa, Kuzey de o kadar politik. Gülücüklerle (Defne de gerçi bebekken çok güleryüzlüydü) kendisine kızan birini bile yumuşatabiliyor. Nabza göre şerbet vermeyi çok iyi başarıyor.

- Defne puzzlelarla oynamaya bayılırdı. bebekliğinden beri her yaşa uygun çeşit çeşit puzzleları oldu. Şuan da hala çok seviyor ve yaşının çok üzerindeki puzzlerı günlerce de sürese oturup yapıyor. Kuzey oyuncak açısından ikinci çocuk olduğu için şanslıydı. puzzle, lego, bebek dahil olmak üzere ablasının bir sürü oyuncağı vardı ama o ne hikmetse sadece arabalarla oynuyor.. Bir de ablasının elbise dolabını boşaltmayı seviyor.

- Defnenin saçları çok zor uzadı ve sürekli 'erkek mi' sorusuna maruz kaldı. Kuzey daha 14 aylık bile olmadı ama 2 kez saç traşı oldu çünkü saçları çok gür ve keçe gibi.. uzamaya gelmiyor. ve bakışları tam bir erkek.

- Defne uyurken kendisine dokunulmasını çok sevmezdi. Uyuyana kadar yanında oturduğum olmuştur ama ne elini tutturmuştur ne saçını okşatmıştır. (Şu aralar koluma yatmayı seviyor, o ayrı) Ama Kuzey uyurken yataşına yatıyor yüzüstü ve bir eli arkada benim elimi arıyor. Eli elimde uyuya kalıyor. herhangi bir huysuzluk anında benim ya da babasının elinin elinde olması veya bir şarkı mırıldanmamız ona çok iyi geliyor.

- Defne hırçın bir bebek değildi. (Şimdi biraz öyle ama...) Sinirlenmezdi pek bebekken. Kuzey asabi bir bebek. Kızdığında oyuncaklarını fırlatıverıyor. Bayaa da kuvvetli fırlatıyor.

- Defne Tarçından hiç korkmadı. Kuzey bilgisayarda görünce bile ağlıyor. Defne genelde korkak bir çocuk değildi. Kuzey daha korkak ve çekingen. Yeni gördüğü insanlar olduğunda saatlerce ağlıyabiliyor. Defne hemen kucaklarına gidip oturabilirdi.

- Defne diş çıkartırken, bir gece aniden ateşi 39-40 dereceye çıkar, ertesi gün düşerdi ve yeni bir dişi patlardı. kuzey'in dişi çıkmadan evvel yaklaşık bir hafta 10 gün kadar tüm uyku düzeni bozuluyor. Ateşi çıkmıyor ama içi yanıyor. Bu süreç boyunca özellikle gece yarım saatte biir uyanıp su içiyor ve yatıyor.

-Defne pek hasta olmayan, bünyesi kuvvetli bir bebekti. Hasta olduğunda da ateşi çıkardı genelde. Kuzey daha sık hasta oluyor ve ateşi çıkmıyor genelde boğaz yollarından sorunu oluyor...


Şimdilik aklıma gelenler bunlar...
Ara ara başka farklılıklar ya da benzerlikler görünce yazmaya devam edeceğim :)

14 Kasım 2011 Pazartesi

İlk ben giyiyorum... Yaşasınnn.....

Tabii, annem getirecek de ben giymeyecek miyim... :)
İşte benim Dream Bag'im...




Ben artık bununla uyuyorum... Bekleyin çok yakında, çok farklı modelleri ile Dream Bag Türkiyede olacak...

Siz de giyebilirsiniz o zaman :)

10 Kasım 2011 Perşembe

Makarnalı Sosis...

Geçtiğimiz haftalarda gördüğüm makarnalı sosisi kaç zamandır Defne ile beraber yapmak istiyordum. Ama bir türlü fırsat olmamıştı. Neyse sonunda geçen hafta Cuma günü Defne burdaki tatilden dolayı kreşe de gitmediği için yapabilme şansımız oldu...

Yemeğin tadından çok yapması eğlenceli. Bu yüzden denemek isteyen olursa diye söylüyorum, elişi dersi gibi, mutlaka yapın, keyifli oluyor. Ama sonuç pek parlak olmadı o yüzden de en son halinin fotoğrafını bile çekmedim. Sanırım daha kalın makarna kullanmam gerekiyormuş, bizimkiler çok ince oldu...

Neyse maksat yemek değil, hoşca vakit geçirmekti zaten...

Yapılacak iş çok basit... Spagettiyi alıyorsunuz, minik minik doğradığınız sosislere batırıyorsunuz...







Tüm sosisler bittiğinde tencerede böyle bir görüntü oluyor... Çok hoş... Geri kalan makarnaları da ekleyebilirsiniz.  Sonra haşlıyorsunuz... hepsi bu kadar...


Makarna olana kadar da kızınız sürekli gelip gidip 'annneee olmadı mı daha' diye soruyor... Sonuç görüntüsü anne için pek fena ama çocuk için muazzam

Tavsiye ederim...

Saçlarım gitti... Hem de Rus Ablalar kesti bu sefer....:)

Bilgisayarım bozuk olduğu için son zamanlarda yazmak istediklerimi yazma şansım ne yazık ki olmamıştı... Artık bilgisayarım geldi ve yazabilirim.. Biraz gecikmeli de olsa...

Oğluş traş oldu geçtiğimiz günlerde... Her traşı bir olay zaten benim için.. O kadar büyük bir olay ki sanırım kaç yaşına gelirse gelsin yazacağım... Kızımın saç kestirmesi gayet rahat olmuştu. Hanfendi büyümüş de küçülmüş bir havada olduğu için gittik saçımızı kestirdik ve geldik... gayet rahat... Benim saç kestirmemden hiç farkı yok...:)

Ama oğlan öyle mi???... Değil... O bakışlar, etrafı süzüşler ve etraftakilerin ona olan ilgisi, ağlamalar derken büyük bir olay yaşıyoruz..

Gittik anne oğul ve Valia... Oğlan daha sırasını beklerken herkesin sevgilisi oldu. Kızlara bakışlar, öpücükler... Cool bir ifade...



Sandalyeye oturana kadar son derecede karizmatikdi.. Ama ahh o sandalye yok mu... Zaten boyumuz kısa geldi... garip bir şeyin üzerine oturttular önce...


Baktılar o da olmadı, durmuyor bizimki, benim kucağıma oturdu... Sonra o da olmadı, Valia'nın kucağına oturdu anne de sürekli şaklabanlık yaptı etrafında... Ve bol bol fotoğraf çekti tabii...


Kah ağladık, kah kafamızı kaçırdık, kah kızları güldürdük ama sonuçta çok yakışıklı olarak ordan çıkmayı başardık... Aslında uzun saçlı sanırım daha güzeldi ama o kadar hızlı uzuyor ki saçları, bir de rus kızların makası değsin istedik...:)

28 Ekim 2011 Cuma

Moskovada Kış...

Malum burası soguk memleket... Ama burada hava -30 derece bile olsa genelde herkes sokaktadır. Abarttığımı düşünmeyin, size en basit örneği kreşten verebilirim. Kreşte hava sıcaklığı -20 olana kadar günde 2 sefer çocuklar dışarıya oynamaya çıkarlar. Bahsettiğimiz çocuklar 3-4 yaşlarındalar bu arada... Ama ah o kıyafetler yok mu... muhteşem tabii...Rengarenk 'kombinezon' denilen tulumlar, ince görünümlü ama -30a kadar sıcak tutan montlar ve tabii kar ayakkabıları... Sadece gözü açıkta bırakan kar maskeleri... Çocuklar birer astronot şeklinde bir o yana bir bu yana koştururlar...

Şimdilik daha kışın başındayız.. Hava sıcaklığı bu aralar 4-6 derece civarında. Yani daha çok kalın giyinmeye başlamadık. Henüz 'ilk kar' yağmadı.. Ama bekliyoruz.. Yakın dediler... Moskovanın bembeyaz halini görmeyi özledim. Çocukların kızakla kaymalarını, Kızılmeydanda kurulan buz pateni pistinde paten kaymayı, buz tutmuş yollarda çivili lastiklerle takur tukur gitmeyi özledim... Ama çok değil bir aya kalmadan bu özlemini çektiğim şeylerin büyük bir kısmıyla karşılaşacağım sanırım...

Neyse bu kadar kış konulu bir yazıya nerden geldim ki... ben sadece minik oğluşumun bugün parka çıkarkenki fotoğrafını buraya ekliyecektim... Zavallım o kadar kalın giydirmişiz ki bugün, çocukcağız resmen kıpırdıyamıyordu.. Parka gittiği şekilde geri geldi...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Defne'nin ilk metro macerası...

Moskova ve Metro... Moskova metrosuz, metro da insansız olmaz.. İşte bu yüzdendir ki, Defnem 4 yaşını doldurmus ama hala metroya binememişti... Çünkü genelde haftaiçi çok ama çok kalabalık metro... Haftasonu ise ailecek biryerlere gittiğimiz için pek metroyu kullanmıyoruz.. İşte bu yuzdendir kı minik kızımın metroyu tanıması bu kadar geç oldu... :)

Bu Pazar sabahı Defne ile beraber tiyatroya gidecektik. Baktım hava da güzel, hafta sonu malum herkes dachada, hadi dedim Defneye, 'metroya atlayıp gidelim mi?' Benimki dünden razı, gerçi tam olarak metronun neye benzediğini hayal edemese de, resimlerden az çok birşeyler biliyor... Ama metro okunmaz, yaşanır misali, tahminimce hayal ettiği ile yaşadığı çok farklı oldu...

Öğlene doğru çıktık kızımla 'anne kız' -bu aralar anne kız birşeyler yapmak çok hoşuna gidiyor - elele metromuza kadar yürüdük.
Metro durağımızın önünde...



Bilet parasını Defne verdi.. Bileti aldık... Ve turnikeden geçiverdik... Defne yürüyen merdiveni çok sevse dahi, bu merdiven ona biraz dik geldi sanıyorum ki, elime sıkı sıkı yapıştı ve hiç kıpırdamadan aşağıya kadar indi. Pazar olduğu için bomboştu metro... İstasyonda birkaç fotoğraf çektirdik. Metromuz hemen geldi zaten, çok fazla oyalanmadan bindik. Her yer doluydu ama biz adımımızı atar atmaz hemen iki erkek yerlerinden kalkarak bize yer verdiler. Defne hemen kenara oturdu ve etrafa bakınmaya başladı. Çocuklarda en sevdiğim şeylerden biri bu hayret dolu bakışları.. Keşke bu bakışlardan biraz bizde de kalmış olsaydı...
Etrafa bakınırken...



Yolumuz uzun değildi.. 3 durak sonra Baumanskaya'da inmemiz gerekiyordu.. bu defnenin pek hoşuna gitmese de, hemen elimi tuttu ve metrodan dışarı çıktık. Baumanskaya Metro istasyonunda bir sürü heykel vardır. Kızı da annesi gibi fotoğrafa meraklı olunca, tabii istisnasız her heykelle fotoğraf çektirmek istedi... ve sonra doğruca dimdik yürüyen merdivenin yolunu tuttuk ve yukarı çıktık...
Yukarıya kadar daha çok yolumuz var...



İlk metro maceramız 'anne kız' pek eğlenceliydi ve sakindi... (sakin geçmesi en önemlisi anne açısından, tabii ki...)

Bu arada Moskova Metroları ile ilgili daha detaylı bilgi isterseniz, Seden'in blogundakı yazısını mutlaka okuyum... Ondan baskası bu kadar güzel yazamaz...

Bu arada Sedencimmm, özledik canım seni çok... Hem biz, hem Moskova...



4 Ekim 2011 Salı

1 sene önce bugün...

Her kadın için doğum çok zor ama bir o kadar da özel bir olaydır.
Ama benim için daha da farklı anıları var, yıllarca anlatabileceğim.. Ne de olsa evimden kilometrelerce uzakta, kendimi Rus doktorlarına emanet ederek bir epidural sezeryan yaptım...

Pek çok anlamda Türkiyeden farklı bir doğum gerçekleştirdim. İyi yönleri daha fazlaydı. Ama şunu sanırım söylemem gerek ki, Rusyada her yerde bu şekilde bir doğum yapamazsınız. Gerçekten buranın en iyi hastanesinde en iyi doktoruyla gerçekleştirdim doğumumu...

Bazı aksaklıklar da olmadı mı?? Oldu tabii... Mesela Epidural esnasında eşimin yanımda olabileceği söylenmişti.. Ameliyathanede onun gelmesini beklerken, ne yazık kı onu almadılar. O da dışarda çağrılmayı beklerken, bebeğimizin sesini duyup şok olmuş...

Ama herşey unutuluyor... Tüm aksaklıklar unutuluyor, geriye sadece bu minik bebeğin vermiş olduğu mutluluk duygusu ve tüm kalbinizi dolduran kocaman bir sevgi kalıyor...

Kuzeyimiz Moskova doğumlu bir Terazi bebeği. Son derece güler yüzlü, kendini sevdiren ama bir o kadar da haksızlıklara veya ablasının kendisine karşı yaptığı ufak tefek itiş kakışlara baş kaldırıp, 'bir kaç sene sonra ben sana yapacağımı biliyorum' diyen bir minik. Aynı zamanda keyfine çok düşkün. Kucağınıza aldığınızda, kafasını boynunuza yaslayan sonra da kol atarmış gibi sarılan bir erkek... Öyle saatlerce kalabilir... Biz Defneden böyle birşey görmediğimiz için - Defne de benim gibi sıkıntılı... Aynı şekilde en fazla 5 saniye kadar kalabiliyor - pek hoşumuza gidiyor bu durum.

Hastalıkları geçiriş şekilleri bile farklı. Defne annesi gibi, eli kesilse 3 gün 'elim de elim' diye ağlıyor, Kuzey ise 3 dişi bir anda çıkarken bir de üstüne üstlük hasta olmuşken bile hala güler yüzlü. Kaprissiz. Babamıza göre, Kuzey babasına benziyor :)



Zaman akıp gidiyor. Minik Kuzey artık 1 yaşında. Yakında yürümeye başlıyacak, hayatı daha yakından keşfedecek. Bir sene önce onu ilk kucağıma aldığımda nasıl güzel kokuyorsa, bugün de öyle güzel kokuyor. Sanırım çocukların kokuları anne babaları için yaşları kaç olursa olsun hep aynı kalıyor. Sadece merak ediyorum, kaç yaşına kadar o minik ayaklar öpülebilecek??? Kızım 4 yaşında onunkiler hala öpülesi.. Ama daha ne kadar böyle devam edecek emin değilim :)

Güzel oğlum... Her zaman mutlu, sağlıklı, şanslı ve bol sevgi dolu bir hayat geçirmeni diliyorum. Etrafında her zaman seni seven, senin sevdiğin, güvendiğin birilerinin olması dileğiyle... (Ailen olarak biz zaten varız da, başkaları açısından diyorum yaniiii....) :)


Doğduktan bir kaç saat sonra...


5 günlük Kuzey... Minik ayaklar...

Birkaç gün erken kutladığımız doğumgününde...

1 Ekim 2011 Cumartesi

Bu aralar neler oluyor hayatımızda...?

Ahhh bu aralar neler olmuyor ki hayatımız da....Her dakika bir telaş, bir koşuşturmaca içindeyiz...

Kuzey yakında bir yaşına basacak. Emekliyor.. Hem de tam gaz... Tüm odaları dolaşıyor, sıkılınca bir odadan diğerine gidiyor... Yürümek kadar olmasa da epeyce özgür anlayacağınız... Bu ayağa kalkma ve yürüme isteği o kadar yüksek boyutlarda ki, gece bile uykusundan uyanıp, ayağa kalmaya çabalıyor... Tabii bu anneciği için çok da hoş olmuyor... Kızsam kızamıyorum, ne anlayacak... Gülüyorum başlarda çünkü olay çok komik. Önce yatakda bir kıpırdanma oluyor, sonra bir minik el yatağın kenarını kavrıyor, arkadan diğer el de aynı şekilde gözüküyor ve sonra ortadan minik bir kafa çıkıyor. Ağzında bir emzik, yüzünde muzır bir gülümseme ile... Hemen arkasından pat diye emzik yere düşüyor, homurdanma ile konuşma arasında birşey başlıyor. Saatlerce sürüyor... Sonra uykusuna yenilip mecburen uyuyakalıyor taa ki sabah saatler 06.30u gösterene dek... Sonra gene bir koşturmaca, odadan odaya emekleme... Hem de full enerjiyle...

Bir de hastalıklar geldi üst üste bu dönemde... Kuzey 6. hastalıgı geçirdi... 3 gün yüksek ateş sonra da bir gün süren kızarıklık... sonra herşey geçiverdı... Defne grip oldu, babamız grip oldu, Valia dişini kırdı akabinde de grip oldu... Şuan herkes iyi gibi... Umarım böyle de kalır.. :)



8 Eylül 2011 Perşembe

Acaba annem kızar mı??

İş üzerindeyim.. Ama annem tarafından yakalandım... Bu aralar en sevdiğim şey, yuvarlanarak biryerden diğer yere gitmek (henüz emeklemiyorum... Olmuyooo bir türlü.... ) ve çekmeceleri, dolapları, ablamın eşyalarını karıştırmak... Tam iş üzerindeydim ki, yakalandım... Gene.. Annem de peşimi bırakmıyor zaten..



Acaba açsam annemmmmm kızar mı ?

Acabaaaaa içindekileri dışarı atsam annem kızar mı?


Hadi bakalımmmm deneyelim ve görelim....


SONUÇ : Oğlum hiçbirşeyi çıkartmadı dışarıya... Her zaman bu kadar şanslı olamıyorum tabii. Bu sefer şanslıydım çünkü Valia elinde süt şişesi ile geldi.. Süt gelince diğer herşey kalır :)

Cicili bicili çoraplarımız varrrrrr......


Anne kız biz böyleyiz işte... Seviyoruz cicili bicili çorapları... Üzerinde Hello Kitty olsun, Disney karakterleri olsun.. Yeter ki cici bici olsun... Evde bazen çorap kavgası oluyor. Eğer Defneye almamışsam, kendime almışşsam yandık... Bu fotoğrafı cep telefonu ile Defne çekti..

Anne kız aynı giyinice (daha doğrusu O benim gibi giyinince) çok mutlu oluyor....

6 Eylül 2011 Salı

Saçları uzayan 'aşçı amca'mız...

Defne ile dışarıda yemek yediğimizde ister istemez fast food tarzında birşeyler yiyoruz. Ama çocuk işte, genelde yemek yerini verilen hediyeye göre seçiyor... Hani şu çocuk menüleriyle birlikte hediye veriyorlarya işte o hediyeler...

Türkiyede nasıldır, ne hediye veriyorlar bilemiyorum ama buradaki gözdemiz genelde Mc Donals oluyordu. Çünkü hem çocuk menüsünü çok güzel bir kutu içinde veriyorlar hem de yanında bir oyuncak. Tek problem meyve suyumuz portakal olamıyordu ama ona da anne daha sağlıklı bir çare buldu, kutudan çıkan elma suyunu babaya içiriyor, kıza taze sıkılmış portakal suyu alınıyor...

Ama artık Mc Donalds'ın da pabucu dama atıldı. Defne saçları çıkan adamlar ile tanıştı... Bu da ne demeyin.. Hani sularsınız sularsınız, çimden saçlar çıkarya... İşte Sbarro çocuklara bunlardan hediye ediyor.. Sbarro'yu kendim için hiç tercih etmesem de, Defne için çok güzel bir hediye olduğunu düşünüyorum. Defne de bayıldı zaten. Sabah akşam suladık. Bizimki aşçı amcaydı :) Tabii ilk başta Defne ne olduğunu anlamadı ama ne zamanki saçlar çıkmaya başladı, inanılmaz heyecanlandı. Her sabah uyanır uyanmaz ilk işi, mutfağa koşup cam kenarında duran 'aşçı amca'ya bakmak oldu...

Şimdi bu saşları uzayanların diğerlerini de toplamak istiyor. Aslında benim için çok sakıncası yok sonuçta yediği bir ince dilim margarita pizza olduğu için diğerlerine göre hem daha sağlıklı hem de en azından oyuncağı ona yeni birşeyler öğretti.. Moskovada yaşayanlara tavsiye ederım, siz de deneyin...

Sulamaya başladıktan 4 gün sonra

İşte sırma saçlı 'aşçı amca'mız...

2 Eylül 2011 Cuma

Bu aralar ne okuyoruz?

Doğruyu söylemem lazım, yaz tatilinde çok fazla kitap okuyacak vaktimiz olamadı. Genelde kitap okuma saatimiz, öğlen yemek sonrası ve gece yatmadan öncedir. Ama deniz, güneş, koşturmaca derken Defnis öğle yemeğinde kafasını masadan zor kaldırıp yemek yiyebiliyordu, aksam ise kitap okumaya başlıyorduk ama sanırım çoğu zaman kitabın üçüncü sayfasından ileriye gidemedik... O yüzden kitapla pek haşır neşir olamadık gerçektende..

Ama bir haftalık İstanbul ziyaretimiz esnasında Defneye birkaç tane daha yeni kitap alma şansım oldu. Bunlardan bir tanesini çok severk aldım ve Defnişin de seveceğinden emindim. Gerçekten de öyle oldu. Buraya döndüğümüzde okumaya başladık ve birkaç gece haricinde genelde hep bu kitabı okumamı istedi. Bu aralar favorimiz bu. Ama aralarda ikinci kitap olarak, eski favorilerini de ihmal etmiyor tabii :)

Kitabın adı : Eve Dönelim, Küçük Ayı..

Öyle kıssadan hisse çıkartılabilen, öğüt veren kitaplardan değil. Çok sevimli ve sıcak bir kitap. Resimler çok hoş. Ayılar çok tatlı ve çocukların sevip akıllarında kalableceği bir şekilde kaleme alınmış.

Valla biz çok sevdik, umarız siz de seversiniz...




Her zaman olduğu gibi, daha detaylı bilgi almak isterseniz, Bir Dolap Kitap'ın web sitesine bakabilirsiniz....

1 Eylül 2011 Perşembe

Rusyada bir kez daha 'ilk zil' çaldı...

Sovyetlet Birliği yıllarından kalma bir gelenekle Rusya'da ilkokullar 1 Eylul tarihinde 'ilk zil' ile yeni öğretim yılına başlar... Geçen sene olduğu gibi bu yıl da bu 'ilk zil' bizim için de çaldı... :)

İşte bu sabah evimizde 'ilk zil' telaşı vardı... Aslında sanırım benden başka telaşlı olan da yoktu evde.. Ben gece bile doğrudürüst uyuyamadım, neden?  Defne bu sabah kreşe gidecek diye... Kızım heyecanlı mıydı... Pek sanmıyorum.. :)

Sabah erkenden uyandım, Defnişi uyandırmaya kıyamadım ama zaten tam vaktinde kurulu saat gibi kendisi uyandı ve hemen giyinmeye başladı. Hava neyse ki yağmurlu değildi, çünkü bugün için beyaz elbisemizi ve açık renk ayakkabılarımızı secmistik...

Birkaç gün öncesinden çiçeğimizi sipariş etmiştik ama gene de ya bir sorun olursa diye düşünmüyor değildim. Ama neyseki hiçbir sorun çıkmadı, çiçeğimiz sabahın 8'inde bizi bekliyordu... Kreşe doğru yola çıktık.


Defniş halinden memnun gözükse de arabada 'Ben kreşe gitmek istemiyorum' demeye başladı. Çok fazla üzerinde durmadım çünkü son günlerde hep arkadaşlarını özlediğinden bahsediyordu. Bir de  kaynaşma problemi olan bir çocuk değildir. Kreşe vardık, sınıfımızı bulduk, o anda bir çığlık koptu... Bir sürü çocuk 'Defffneeeeeeeeee' diye üzerimize atıldı... Geçen seneden sınıf arkadaşları... Bizimkisini görmeniz gerekiyordu, birden ortadan kayboldu. Benim elimde çiçek Defneye bakınıyorum... Bizimkisi hemen girmiş içeri başlamış arkadaşlarıyla oynamaya.... Sonra geldi bizi öptü ve 'ben oynamaya gidiyorum' dedi ve döndü arkasını gitti...

Bize de arkasından bakmak kaldı.... :)



31 Ağustos 2011 Çarşamba

Bir tatilin ardından...

Koca bir tatil geride kaldı... Nasıl geçti, neler yaptık valla ben de bilmiyorum... Hatırlamıyorum...
Tek bildiğim, insan dünyanın en güzel yerinde bile olsa, evini özlüyor... Defne'nin uzun bir yolculuktan sonra eve girdiğinde yaptığı ilk iş, odasına koşmak ve tüm oyuncaklarını, bebeklerini tek tek öpmek oldu... 'Çok özlemişim anne' dedi... O gece çok huzurlu ve mutlu uyudu odasında, kaç zamandan sonra tek başına odasında yatmak durumunda olmasına rağmen...

Bu 1 aylık tatilde yazmaya pek fırsatım olamadı... Bir sürü şey oldu, çocuklar büyüdü.. Oğluş hala emekliyemiyor ama yakındır. Büyük gayret sarfediyor. Defne simsiyah bir kız oldu. İlk defa 'yazlık arkadaşı' oldu. Eliz.. yandaki evin torunu.. Ingilterede yaşıyor ve Defneden bir yaş büyük. İngiliz aksanıyla ve Rus aksanıyla Türkçe konuşan iki minik... Dünya tatlıları... Son günlerde kızımızı evde göremedik desem yeridir. Sabah Eliz kapıya gelip 'Defne dışar çıkacak mı ' diye soruyor, Defne arkadan 'geliyorummmmmmm' diye bağırıp kendini dışarı atıyor. Datça çocuk büyütmek için muhteşem bir yer. Herkes herkesi tanıyor, düz ayak, süper... Defne ya Elizlerde ya da Eliz bizde... Babasının en büyük korkusu ve olayı özetleyen sorusu 'haftaya da erkekler kapımıza gelip Defneyi sormayacaklar di mi?' oldu...

Oğluş, son derecede sevimli haliyle herkesi kendine aşık etti. Sakin, kendi kendine oynayan, denizden hiç korkmayan, rahatına düşkün bir oğlan.. hatta rahatına çok düşkün olduğu için ona 'Paşa' lakabını taktık... Guzel uyudu, güzel yemek yedi.. Bizi hiç mi hiç üzmedi. Deniz, güneş, kum derken o da epeyce büyüdü serpildi.. Erkek oldu :)

Ve döndük geçen hafta yuvamıza.. Düzenimizi kurduk. Yarın da okullar açılıyor ve Defnecik kreşe başlıyor. Ikıncı senesi bu sene. Tahlilleri yapıldı, kreşe gidebilir havuza girebilir belgeleri alındı, bale dersi için sipariş edilenler, çantamız herşey hazır.. Hatta yarın sabah için çiçek siparişimizi bile yaptık. Öğretmenimiz için...

Hayat su gibi akıp gidiyor... Bakalım bu yeni mevsim, yeni dönem bize neler getirecek. Bir sonraki mevsimde kendimizi nerde ve nasıl bulacağız...

Herkese şimdiden iyi bir eğitim-öğretim yılı diliyorum... :)

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Yaz tatili devam ederken...

Günler hızla akıp gidiyor... Yaz tatilimizin son haftasına girdik.. Zaman nasıl akıyor anlamıyoruz. Bir telaş, bir koşuşturmaca, bol bol deniz, güneş ve çocuklar...

Defneye soruyoruz, "evimi özledim, oyuncaklarımı, yatağımı özledim.. Arkadaşlarımı özledim" diyor.. Ne kadar çok eğlense de, keyif alsa da evini özlüyor.. Burda pek arkadaşı olamadı. Ama kuzenleri var. 3 erkek :) Kendinden 4 - 6 ve 9 yaş büyük erkek kuzenler... Ev kalabalık, her yerden birileri çıkıyor, sakin kalmak mümkün değil. Çekirdek aileye mensup benim için bu kadar kalabalık bir ortamda aynı çatı altında yaşamak biraz zorlayıcı bir yarışma gibi...Bir nevi "survivor"...

Defne ise kendini aşıyor.. Hedefi kuzenlerinin yaptıklarını yapabilmek... İlk geldiğimizde kolluklarla yüzebilen ama boyunu geçmeyen kızım kollukları çıkarttı, sadece göbeğinde onu suyun uzerinde tutmaya yarayan bir çeşit yüzme yardımcısıyla (Tam olarak adının ne olduğunu bilemiyorum, ama linkten bakabilirsiniz) taaaaaa ilerdeki dubaya kadar gidiyor, dubadan atlıyor ve ordan sahile kadar yüzüyor. Hatta sörf tahtasıyla gelen kuzenleriyle denizde buluşuyor, tahtanın üzerine çıkıyor ve "hadi adaya gidelimmmm" diyor.... Ve şuan 4 yaşında... Seneye ne yapacak, nereye gitmek isteyecek bilemiyorum... :)

Çocukların birbirlerini iyi etkilemeleri çok güzel. Ama bir de bunun tam ters durumu var.. Kötü etkilenme... İyi yaptığın şeyleri, sırf başkaları kötü yapıyor diye, yapmamaya başlamak.. Yemek alışkanlıkları değişiyor, konuşma alışkanlıkları değişiyor.. Her türlü şey değişebiliyor.. İşin önemli olan kısmı bu değişimlerin sadece yaza özgü mü olacağı yoksa bunların hep böyle mi devam edeceği...Bunu da evimize döndüğümüzde göreceğiz tabii...

Tatil ne kadar güzel olsa da, kaldığın yer 10 yıldızlı bir otel de olsa (mesela) insanın evi gibisi yok... Fazla uzun misafirlik hem evsahibini hem de diğer herkesi yoruyor... Evim evim güzel evim diye boşuna dememişler...

Evimmmm eviiimmm güzelll evimmmm, az kaldı bekle biziiii... :)

4 Ağustos 2011 Perşembe

İyi ki doğmuşsun güzel kızım...

Bir zamanlar büyükler derdi de inanmazdım... Daha doğrusu tam anlamını çok anlamazdım.. Ama sanırım artık biz de o orta yaş üstü, bir çokları için "büyük" denilen gruba girdik.. Çünkü artık ben de 'zaman su gibi akıp gidiyor' diyorum ve anlamını çok iyi anlıyorum...

Tarihler 4 Ağustos 2007 Cumartesi gününü gösterdiğinde sabah saat 08.45'de İstanbul Amerikan Hastanesinde, doğumhanede çalan Işın Karaca'nın 'Tutunamadım' şarkısı eşliğinde minik kızımıza kavuştuk... Bolca ağlayan ama gülümsemesi yüzünden hiç eksik olmayan, tombalak bir bebekdi... Zamanla büyüdü, emekledi, ilk kelimesi 'tarçın' oldu, ayağa kalktı, peşinden koşturdu, inadıyla hepimizi mahvetti (hala da ediyor), bazen sinirlendirdi ama çoğu zaman yüzümüzde gülümsemeyle ona bakmamızı sağladı ve işte büyüdü büyüdü büyüdü ve 4 yaşını da doldurdu... Artık kocaman bir kız o :)

Bu seneki doğumgününde de pasta annenin ellerinden çıkmaydı... İlk doğumgünü hariç de hep öyle oldu aslında.. İlk doğumgünümüzü İstanbulda anneannenin evinde kutlamıştık. O zaman çok güzel bir pastamız vardı. İkinci yaş günümüzü Datçada kutlamıştık bu seferki gibi, üçüncü yaşımıza ise Moskovada girmiştik.. Bu üç seferinde de hep "anne pastası" yemiştik...

Babamız hala Moskovada olduğu için biraz buruk ama gene de keyifli bir kutlama oldu. Sadece bir arkadaşımız vardı ama olsun... Çokkk güzel masmavi gözlü minik bir misafir... Herşey çok keyifliydi. İkinci partimiz ise önümüzdeki haftalarda babamız, halamız ve kuzenlerimiz geldiğinde yapılacak :) Defne pasta üflemeye hazır, yeter ki biz ortamı hazırlıyalım :)

Canım kızım, güler yüzlüm... Tüm hayatın boyunca hep mutlu & sağlıklı & başarılı & şanslı olman dileğiyle. Gülen yüzün her zaman gülmeye devam etsin... 

Daha nice nice güzel yaşları hep beraber kutlamak dileğiyle...

Seni çokkk ama çokk seven bizler....





Nerdennnn....
4 Ağustos 2007


Nereyeeee.....
4 Ağustos 2011

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Deniz, güneş, kum...

Epey uzun zamandır yapmadığımız tatilimize kavuştuk.. Geçen sene bu zamanlarda aslında bir hafta gene kaçamak yapıp Antalya taraflarına gitmiştik ama sevgili Kuzeycik benim karnımın içinde olduğundan ben doğru dürüst ne denize girebilmiş ne de Defne ile vakit geçirebilmiştim...

Bu yaz önce anneannemize gittik İstanbul'a, ordan da Datça'ya babaannemize geldik... Ben, Defne, Kuzey ve Valia ve bir sürü bavul... Kendimizi Datçaya atabildik... Aslında böyle dediğime bakmayın inanılmaz rahat bir yolculuk yaptık, en büyük aksiliğimiz Defnenin seyahat dvd oynatıcısını şarja taktığımızı düşünmemiz ama aslında hiç takmamış olmamızdı.. Önce biraz panikledim bu kadar yol film izlemeden nasıl geçecek Defne ile diye.. Ama çok güzel geçti..

Bugün tatilimizin ikinci günü... Defne'nin kreşde haftada iki gün yüzme dersi var. En son geçen yaz deniz kıyısında olmaktan bile pek hoşlanmayan kızımın bu yaz ne yapacağını gerçekten çok merak ediyordum. Öğretmenine her sorduğumda "balık gibi" cevabını alıyor ama bir türlü hangi çeşit balık olabileceğini hayal edemiyordum... Dün deniz ile ilk karşılaşmasını yapan Defne, kolluksuz benim ellerimi tutarak ayaklarını çırpmayı başardı. Ama genel olarak bana sarılmayı ve benim kucağımda deniz ile haşır neşir olmayı tercih etti. Ama bu sabah ne olduysa oldu ve çok daha cesur bir şekilde denize girdi, kollukları ile...Ellerimi tuttu ve sonra kendini suya bırakıverdi. Kısa bir süre sonra ellerini benim ellerimden bırakan Defne önce bir panik olsa da sonra kendi başına suda durduğunu farkedip çok mutlu oldu ve ayaklarını çırpıp yüzmeye başladı.. Sonra tabii klasik Defne, tut tutabilirsen... Bir sağa bir sola sürekli yüzdü durdu.. Şuan kollukları ile kendi başına yüzüyor ama hedefi Moskovaya dönmeden evvel kolluksuz yüzmekmiş, öyle diyor.... :)



Deniz, güneş ve benim dünya güzelim...


Denizde yüzmekten yorulan kızım keyif yapıyor...


Oğluş ise, dün hayatında ilk defa deniz ile tanıştı... Fakat uyku öncesi denize soktuğum için olaydan pek hoşlanmayan Kuzey, gayet sert bir şekilde bu mutsuzluğu dile getirdi... O yüzden üzerine gitmedik ve ikinci bir deneme yapmadık dün. Ama bu sabah ablasının başarısına ortak olmak istercesine, Kuzeycik de kendini denizin serin sularına bıraktı.. Tabii ki bizim gözetimimizde ve aslanlı simidinin içinde.. Ama bir keyif bir keyif sormayın.. Sırt arkaya yaslanmış, ayaklar cıp cıp suyun içinde, işaret parmağı ağızda, bir eksiğimiz nargile gibi bir durum vardı... Bugün tam üç kere denize girdi, üçünde de durum aynen böyleydi.. Ehlikeyif oğlum benim :)

Akşamüzeri ise Defniş bir ilke daha imza atarak, bisiklete bindi.. İki tekerlekli ama iki küçük yan tekerleği olan bisiklete basta korkarak bınen Defne, yarım saat içinde bir canavara dönüştü... Peşinden koşarak yetişmek mümkün olmuyor...

Günler bu şekilde geçiyor.. Babamızı bekliyoruz... Deniz, kum, güneş... Şöyle ayaklarımı uzattığım denize bakan bir fotoğrafımı koymak isterdim ama ne yazık ki bu konuma henüz hiç gelemedim. Ama gelebilirsem kocaman bir fotoğrafımı koyacağım :)

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Ohhhhh memlekete ayak bastık...

Persembe akşamı Istanbula geldik... Sanırım tüm arkadaşlarım bana canıgönülden şans dilemiş ki, son 4 yılda bu kadar rahat bir uçuş yaşamamıştım... Kuzey uçak havalanır havalanmaz sütünü içti ve uyudu. Valia hemen onun ardından uyuyakaldı. Defnem, dvd izlemek istedi... Ehh ben de şöyle bir yana kaykıldım ve uyuyakalmışım... Tam 1.5 saat boyunca Defne hariç hepimiz uyumuşuz... Nasıl bir lükstür bu... İnanılır gibi değil... :)

Annemin evine geldik, yerleştik. Uyuduk uyandık. Hemen kendimizi doktora attık. Çocuklar gözlerini açtılar kendilerini doktorda buldular. Zavallı Defnem 4 yas aşısını oldu.. Kuzey aşı olmadığı için, Defne bu durumdan çok hoşnut olmasa da, şekeri ödül niyetine kapan yine o oldu tabii...

Günün en keyifli kısmı doktor sonrası yaşadığımız kuaför macerasıydı... Kuzey'in ilk defa saçları kesildi. Çok ağlar diye düşündüğüm oğlum son derece ciddi bir şekilde oturdu ve ilk saç tıraşını oldu :) Asker gibi oldu... Çok tatlı... Kızım zaten alışık... Gayet sakin durdu, saçının yıkanması, kesilmesi ve kurutulması esnasında nerdeyse genç bir kız gibi rahattı. Herşey bittikten sonra, uzun uzun kendini aydana seyretti durdu.. Sanki dünya güzeli... (benim için öyleeee tabiii....)


Bu sefer İstanbulda çok kalamayacağımız için günlerimiz çok hızlı başladı ve öyle de devam ediyor... Çoluk çocuk koşturuyoruz...

Keyfimiz hiç eksik olmasınnnn :)

19 Temmuz 2011 Salı

Evimize bır telaş hakim bugünlerde...

Perşembe günü Türkiyeye gidiyoruz. Önce İstanbul'a anneanneye sonra da Datça'ya babaanneye...

Hani derler ya 'çalsan oynayacak' işte bizim evimizde şuanda o durumda...

Salonda bavullar açık. Benim ve Defnenin paylaştığı bir bavul, Valia ve Kuzey'in paylaştığı bir başka bavul, diğer ıvırzıvırlar için bir büyük spor çantası.. Ayrıca bir de bizden 2 hafta sonra gelecek olan babamızın bavulu.. Küçülen kıyafetlerimizi koyduğumuz bir başka bavul. O da İstanbula gidip balıklı dedenin evinin altındaki depoya -depo degil de biz orayı artık depo yaptık - konulacak. Yani bavul da bavul...

Yaklaşık 6 senedir gidip geliyoruz değil eşyaların azalması her geçen gün çığ gibi büyüyorlar... Tabii aile de büyüyor o da ayrı mesele...

Defne harıl harıl elbiselerini ve ayakabılarını seçti. Şortlara ve pantalonlara en kocaman ve sert sesiyle 'hayırrrr istemiyorum' dedi.. Ama anne yılmadı onu ikna etti... Şuanki anlaşma şöyle : Deniz sonrası bisiklete binerken, arkadaşlarıyla oynarken şort giyilecek ama yemeğe giderken elbise giyilecek. Zavallım sanıyor ki herhalde her gece yemeğe gideceğiz...  :)

Zavallı Kuzeyimin böyle bir seçim durumu yok tabii.. O daha çok ne yesem, neyi ağzıma götürsem modunda... Fakat sessiz sakin oğlum da evdeki bu kargaşaya ayak uydurdu ve sürekli çığlıklar atmaya başladı. Aslında şuan da tam sesini tanıma döneminde herhalde çünkü çığlığı atıyor sonra kahkahalarla kendi sesine gülüyor sonra daha kuvvetli bir çığlık atıyor... Aman Tanrım... Tam uçak yolculuğumuzdan evvel sesini öğrenmesi pek hayırlı olmadı bizim için... Bakalım uçak da kaç kişi bize sinir dolu bakışlar fırlatacak...  :)

Defniş bugün de kreşde. Yarın hepberaber evde son eksiklerimizi bavula yerleştireceğiz. Tabii evde Defne varken bavula mı yerleştiririz yoksa bavuldan mı çıkartırız çok emin değilim, göreceğiz...

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Bu aralar ne okuyoruz? Ne dinliyoruz? Ne izliyoruz?

En son Türkiyeye gittiğimizde evimizin yakınına çok güzel bir kitapçı açılmıştı. Hemen girip çocuk kitaplarını incelemeye başladığımda yanıma yetkili biri geldi ve yardım isteyip istemediğimi sordu. Ben de kızıma uygun kitap aradığımı ve neyi tavsiye edeceğini sordum. Ama çok da umutlu değildim alacağım cevaptan. Fakat yanıldım.. Hem de çok. Adını daha sonradan öğrendiğim Yıldıray Bey, ordaki tüm kitapları okumuş. Sadece okumuş demek yanlış olur, o kitapların içinde yaşamış. O heyecanla da bana anlattı bazılarını. Etkilenmemek mümkün değil çünkü o kadar büyük bir içtenlikle ve coşkuyla anlatıyor ki ordaki bütün kiapları almak istiyorsunuz. Daha sonraki konuşmamızda öğrendim ki kendisi ve eşi Banu Hanım aynı zamanda http://www.birdolapkitap.com/ sitesinin de yaratıcılarından.. Çok güzel bir site, hiç girmediyseniz mutlaka tavsiye ederim. O gün ordan eli kolu dolu çıktım... İyi satıcı buna derim ben :)

İşte o gün aldığımız kitaplardan biri de 'Süpürgede yer var mı?' isimli kitap...
Linkinden hem kitabın detayına bakabilir, hem de birdolapkitap'ın sitesinde dolanabilirsiniz.
http://www.birdolapkitap.com/2010/12/16/supurgede-yer-var-mi/


Daha çok kitap var Defne'nin sevdiği ve benim sizlerle paylaşacağım...

Sizin de tavsiyelerinizi bekliyorum bu arada...


Geçtiğimiz haftasonu yeni bir film aldım Defnişe. Rusyada epeyce popüler olan ve çocuklar tarafından çok sevilen 'Лунтик' in hikayelerinden biri bu. Her birinde farklı temaların olduğu serinin bu dvdsinde 12 tane  kısa film var ve hepsi spor ile ilgili. Çok keyifli. Defniş de bayıldı. Hem Rus çizgi filmi olduğundan arkada İngilizce seslendirme de yok. Rahat rahat anne kız izliyebiliyoruz...



Luntik'in kendi sayfası da var. Daha detaylı bakmak isteyenler için  :
http://www.luntik.ru/



Birkaç tane arabada dinlemek için Türkçe çocuk şarkıları cdmiz olmasına rağmen genelde radyo dinlediğimizden daha çok Rusça çocuk şarkıları dinliyoruz... Gene en sevdiklerimizden biri :

Голубой вагон


Sizin sevdiğiniz Türkçe veya yabancı çocuk şarkıları hangileri... Paylaşırsanız sevinirim...

Çok 'dilli' kızım...

Kızım Rusyada doğmuş sayılır... Hamileliğim burada geçti ama ilk çocuk, ilk heyecan, korku derken doğumu İstanbulda yaptım. Defne 1.5 aylıkken de buraya geri geldim. O yüzden burda doğmamış olsa bile, buralı sayılır :)

2 yaşından beri de Valia bizimle beraber. Oğluşa hamile kalmadan evvel sadece hafta içi gündüz gelir akşam eve giderdi. Ama oğluşa hamile kaldığımdan beri Valia'nın evi bizim evimiz oldu... Cuma akşamı gidiyor kardeşine, Cumartesi akşamı dönüyor.. Onun dışında hep bizimle..

Yaklaşık iki senedir evde Valia'yı duyan Defniş, geçtiğimiz Eylül ayında da (3 yaşında) Rus kreşine başlayınca, Rusçayı öğrenmeye başlamış oldu... Şuanda ise, Rusların yalancısıyım, aksansız konuşuyor durumda... Ve sabahtan akşama kreşde olduğu ve hafta içi genelde benim dışımda Türkçe konuşan kimseyi göremediği için de şuanda Rusçayı Türkçeden daha güzel konuşuyor durumda.

Rusça o kadar zor bir dil ki, o yüzden Türkçesini her hata yaptığında düzeltiyorum, her gece kitap okuyorum, sonra Defne kendisi bir kere daha okuyor bana (anlatıyor tabıı aslında) ama bunun dışında baskı yapmıyorum. Eninde sonunda Türkçeyi öğrenecek. Ama Rusca zor, şimdi hızlı bir şekilde öğrenmeye devam etsin, eninde sonunda Türkiyeye döneceğiz, o zaman yeterince iyi olacak Türkçesi nasılsa...

Şimdi kreşde bir de İngilizce eklendi... Ruslar güzel Türkçe konuşabilmelerine rağmen - tamamen benim şahsi görüşüm- İngilizcede çok kuvvetli bir Rus aksanı ile konuşuyorlar ve bana çok komik geliyor. İşte kızım da şuan tam bir Rus gibi, Rus aksanlı İngilizce konuşmaya başladı...

Hem aksanı güldürüyor beni, hem de yarım yamalak öğrendikleri ve bu haliyle bana kafa tutması...

İngilizce dersleri müzik dersi gibi aslında.. Şarkı öğrenir gibi öğreniyorlar.. Ne öğretilirse onu hemen ezberleyen kızım, öğrendiklerini de öğrendiği şekliyle de kullanmak istiyor..

İlk dersde 'What is your name' diye sormayı öğrenmişler. Şarkı gibi 'What is your name' 'my name is cat, my name is dog' gibi çeşitli cevapları var. Defneye bir türlü 'my name is Defne' dedirtemiyorum.. Onu öyle öğrendi ya, illa öyle söyliyecek... Anlatıyorum anlamıyor...

- Defnecim what is your name
- My name is cat
- Defnecim cat kedi demek. Senin adın Defne. My name is Defne demen lazım
- Hayırrrr annneee sen bilmiyoosun işte my name is cat...!!!

En son sayı saymayı öğrenmişler...
- One twuuuu freeee fourr fıve sixx elefant dumbayyy elefant...
- Defnecimm freee değil three..
- Hayırr sen bilmiyoosunn işte, free..
- Peki elefant dan önce söylediğin ne
- Dumbay elefant...

Bir türlü anlayamadık ne olduğunu, geçen güne kadar... Sabah kreşe bıraktım 'bye bye'dedim.. kızdı bana
-Dumbayyy demek lazım, bye bye diil...
-Ne
- Dumbayyyyyy...
Sonunda olay açıklığa kavuştu. Benim kızım harika aksanının yanı sıra harika da duyduğu için goodbye'ı yapmış 'dumbay'... Bir de kızıyor, yanlış söylediğini de kabul etmiyor..

Hadi bakalım... Yanlış duymayla ezberlenen ve Rus aksanıyla konuşulan bir İngilizce ile Defniş daha ne kadar bu şekilde devam edecek, göreceğiz...

7 Temmuz 2011 Perşembe

Kandırmaca oyunumuz...

Evimiz ile kreşimizin arası sabahları 10 dakika sürüyor, akşam dönüşde ise bu süre yarım saate kadar çıkabiliyor.

Arabaya biner binmez kızım başlıyor :
-Anne kandırmaca oynıyalım...

Tamam oynayalım ama her gün sabah akşam aynı oyun bazen daralıyor insan... Nasıl da aynı zevkle aynı mutlulukla oynuyor inanamıyorum...

-Önce sen....
-Defneeee, biliyor musun annenin saçı sarı...
Kıkır kıkır gülme...
-Hayıııırrrrr, sarı diiill... Siyah kırmızı... Kandırıyorsun sen beni...

-Defne biliyor musun arabayı şimdi kardeşin kullanıyor
-Hayırr o kullanamaz. O küçük, ayakda duramıyor. Araba kullanamaz. Hem konuşamıyor da... Kandırıyorsun sen beni :)

-Defne biliyor musun hava çok soğuk. Şapkamızı giymemiz, eldivenlerimizi takmamız lazım. Her yer kar olmuş.
-Hayırrrr, her yer kar diil.... Kandırıyorsun sen beni :) Hava sıcak...

-Defne eve geldik artık. Oyunu bitirelim.
-Hayırrrrrrrrrrrrrrrrrrrr, daha çok var. Kandırıyorsun sen beni... Bitirmeyelim.... !!!!

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Oğluşum 9 aylık...

Oğluşum doğalı bugün tam 9 ay oldu...

İnanılır gibi değil.. Ne zaman hamile kaldım, ne zaman geçti o kadar süre, ne zaman doğdu ve ne zaman bu kadar büyüdü...
Her anne baba için kendi çocukları özeldir ve dünya güzelidir. Benim için de öyle.. Oğlum da kızım da hem çok güzeller hem de dünyanın en tatlı bebişleri onlar.. (Kızım ona bebiş dediğimi duymasın, bozulur... )

Oğlum için hep şunu söylüyorum. Oğlum dünyaya gelirken, kendini bize sevdirme çabası içindeydi sanki. İkinci çocuk olduğu için ve biz ilkini deli gibi sevdiğimiz için sanki oğlum 'bakın ben de varım ve ben çok sempatiğim...' der gibiydi. O kadar güleryüzlü ve sevecen ki... Sevmeyi ve sevilmeyi çok seviyor, sıkılmıyor hiç. Saatlerce sıkıştırıp sevebiliyoruz..

Canım benim... Biz seni de ablanı da çokkkkkk seviyoruz... Her ikiniz de bizim için çok değerlisiniz..

Daha nice nice aylara, yıllara... Sağlıkla, mutlulukla bitanelerim...

Bu aralar ne izliyoruz? Ne dinliyoruz? Ne okuyoruz?

Bu aralar en severek izlediğimiz film 'Prenses Lillifee'...
Burdan aldık bu filmi, burdaki birçok film gibi altta ingilizce üstte Rusca seslendirme var.. Ama kızım hiç rahatsız olmadı. Ve hatta rusca repliklerin büyük bir bölümü ezberlemiş, karakterlerden önce kendisi söylüyor...

Pembişler içindeki Lillifee, sihirli krallık Pinkovia'da sevimli pembiş domuzcuğu Pupsi ile birlikte birbirinden eğlenceli maceralar yaşıyor. Pespembe bir animasyon...


Rusyada çocuk şarkısından bol birşey yok. Hem de çok güzeller. Hergün kreşe gidip gelirken radyomuz hep 'Detskoe Radio'da... Hatta kızımı bıraktıktan sonra bile dalıp çocuk şarkılarını dinlediğim çok oluyor.

Sevdiğimiz çok şarkı var.. Çizgi filmeleri rusçaya çevirirken şarkıları da çevirdikleri için çok da geniş bir arşivleri oluyor. Ara ara burada yazacağım ve sizin de dinlemenizi sağlıyacağım... İlk şarkımız Kırmızı Başlıklı Kız filminin şarkısı...

Canlı olarak 1978 yılında söylenen videosunu ekliyorum... Bence en orjinal olanları bu eski versiyonları...



Şu aralar en sık okuduğumuz kitap ise : Kasabanın En Şık Devi




 
Kitabın konusu kısaca şöyle:
George kasabanın en hırpani devi olmaktan bıkıp usanır. Bir gün  devlere uygun giysiler satan bir dükkanla karşılaşınca yepyeni bir dev olmaya karar verir. Şık bir pantolon, şık bir gömlek, çizgili kravat ve pırıl pırıl ayakkabılarla George artık şık bir devdir. Ama evine ulaşamadan onun yardımına ve giysilerine muhtaç çeşitli hayvanlarla karşılaşır. Şıklık mı önemli yoksa paylaşmak mı? Bu kitapda bunu göreceğiz.

Eğer daha detaylı bilgi isterseniz, bizim çok severek takip ettiğimiz
http://www.birdolapkitap.com/2010/02/02/kasabanin-en-sik-devi  sitesinden bu kitabın ve daha birçok kitabın bilgisine ulaşabilirsiniz.





3 Temmuz 2011 Pazar

Cumartesi... Keyif günü...

Cumartesi keyif günüdür... Baba işe gitmezse hele süper keyifli bir gündür. :)

Bu cumartesi de babamız işe gitmedi.. Güzel bir kahvaltı sonrasında minik aslanım bulaşıkları yıkadı...!!! İnanılması güç ama doğru.. Oğluş uyuyup uyandıktan sonra hep beraber kendimizi dışarı attık. Brc ablayı ve paşa oğlunu da aldık ve Izmailovski parkına gittik. Bizimkiler tren ile parkı dolaştı ben oğlumla çimlerin üzerinde keyif yaptım. Sonra tiyatro varmıs, kızım tabii hemen o tarafa yönlendi ve tiyatroyu gösterisini izledi.

Başlayan yağmur bizim daha fazla parkta oyalanmamıza izin vermedi ne yazık ki. Biz de kapalı bir yere gidip hepberaber birşeyler yedik. Bu arada iki oğlanın birbirlerine bakışı çok komikti tüm gün.

Akşam doğumgünümün son etabı için eşimle dışarı çıktık. Sevgili Valiamız memleketten geri döndüğü için pek bir mutluyuz bu arada... :)

Yemeğimizi muhteşem bir manzara eşliğinde yedik. Yemekler, müzik herşey çok güzeldi.

Yemeğe damgasını vuran ise tatlı kısmı oldu... Her zaman çok sevdiğim Crème brûlée... Hem de üç ayrı tadda... Hımmmmm... Fotoğrafını koymadan yapamıyacağım...:)


Ayy ayyy, bir doğumgünü seramonisini de böylece tamamlamış olduk...

Nice nice mutlu yıllara kendime.... İyiki doğmuşum...:)

2 Temmuz 2011 Cumartesi

İki top dondurmayı aynı külaha koymayanların ülkesi...

Buradaki en zor şeylerden biri iki top dondurmayı aynı külaha koydurabilmek...!!!!

Ben o büyük külahları ve dondurma kaplarını sevmiyorum... Benim sevdiğim klasik bildiğimiz dondurma külahları... Her zaman her yerde bulunanlardan... Buraya geldiğimden beri iki top dondurmayı bu küçük külahlara koyduramamıştım. Ya büyük külaha koyuyorlar ya da kaplara... Sevmiyorum...

Dün sonunda bir dondurmacı kız bu konuda bilgilendi...!! Büyük külahı yoktu. Iki top dondurma istedim.
- Kaba koyacağım, dedi.
- Hayır külah istiyorum, dedim
- Olmaz iki top dondurma bu külaha konmaz dedi
- Neden
- Sığmaz. o külahlar 1 top dondurma için
- Ama ben öyle istiyorum. Kap istemiyorum
- Sığmaz düşer
- Ben 30 yıldır bu külahta 2 hatta 3 top dondurma yiyerek büyüdüm. Sıkıcı bastırırsan düşmez
- Düşer
- Düşmez. Dene. Ben öyle istiyorum

Tüm bu konuşmanın sonunda inanmayan gözlerle 2 küçük top dondurmayı bır klasik külaha koydu...
Sonunda ne de beğenirsiniz...
-Olmadı böyle...!!!

Şaka gibi...

2 top dondurmayı klasik külaha koymayı sevmeyenler ülkesinden, herkese iyi haftasonları...

Bugün gene dondurma yiyip gene külah konusunda kavga etmeye hazırım...

Burda tam 4 top dondurma var...
İki top istediğimde panik oluyorlar, dört top istesem ne olacak acaba?

30 Haziran 2011 Perşembe

Yine yeşillendik...

Buraya ilk geldiğimde kafaysı, kolu, gözü yeşil insanlar gördüm.. Ne komik demistim kendi kendime. Sonra bunun bir çeşit tentürdiyot olduğunu öğrendim. Bayılıyorlar her yeri yemyeşil yapmaya...

Benim kızım da bayılıyor. Bugün ben gösteri sonrasında kreşten ayrıldıktan sonra düşmüş. Aslında çok olağan bir olay bizim için. Çünkü kızım kendinden geçer gibi koştuğu ve önüne bakmak yerine arkaya, havaya veya yere baktığı için genelde düşüyor.. Bugün de iki dizi ve kolu sıyrılmış. Kreşte hemen yeşil sürmüşler. Eve gelince hemen yeşillerinin tazelenmesini arzu etti minik prenses. Ben de hiç sevmiyorum çünkü bu yeşiller öyle kolay kolay uçmuyor ve her seferinde kızımı yeşillerken ben de yüzümü, gözümü yeşilliyorum... Gene öyle oldu.. Onun dizleri benim alnım yeşil şuanda... O mutlu yeşillendiği için, ben söyleniyorum...


Kızımın yeşil dizleri... :)

Bu arada...

Bu arada, yazılarıma neden daha çok veya daha güzel fotoğraf koymadığımı düşünebilirsiniz..

Emin olun elimde binlerce fotoğraf var.. Sadece burada çok fazla çoçuk fotoğrafı yayımlamak istemiyorum. Herkese açık bir alan burası ve amacım sadece gün içinde yaşadığım güzel anıları ilerde çocuklarıma bırakabilmek. Yüzlerin çok belli olmasını tercih etmiyorum. Biz nasılsa kim kimdir biliyoruz..

Ilerde çocuklarımın bakabileceği binlerce fotoğrafları olacak zaten, burda yazıları okuyup bugünleri ansınlar yeter de artar benim için...

Kreşde Şenlik...

Bugün kızımın kreşinde 'prazdnik' vardı... Yani 'bayram, kutlama' vardı...

Sabah üç elbise arasından hengisini giyeceğine karar veremeyen minik prenses, üçünü birden kreşe götürüp öğretmenine göstermeye karar verdi. Üç elbise 2 ayakkabı.... Öğretmeni seçsin istedi... Hadi bakalım, bugün praznik, nasıl isterse öyle olsun dedim ben de...

Bahçedeki verandanın altına süslemeler yapılmış, balonlar konulmuş. Çocukların daha önceden yaptıkları resimler asılmış. Çocuk şarkıları çalıyor teypden.. Hava güzel, çocuklar çok güzel. Daha ne olsun...




Her zamanki gibi öğretmenler tarafından önce günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapıldı. Çocuklara ve gelen ailelere teşekkür edildi... Gelen aile sayısı 2.. .Ben ve Danıel'in annesi... Çalışmayan anne olmanın en güzel tarafı bu sanırım... Çocuklarının her gösterisini izleme şansına sahip oluyorsun.

Tüm çocuklar birbirinden güzel ve yetenekli.. Ama bir anne için sanırım dünyanın en güzel, en yetenekli, en akıllı çocuğu sanırım kendi çocuğu...O kadar sarı saçlı, mavi gözlü, incecik fizikli, hanım hanımcık çocuklar arasında gözüme en güzeli benim kızım gibi geldi... Şarkılar söylendi, danslar edildi, hediyeler dağıtıldı... Çocukların ve bizim keyfimize diyecek yoktu...

Gösterinin sonunda kreşin fotoğrafçısı toplu fotoğraf çekmek istedi... Sanırım onun için günün en zor anıydı ama biz iki anne çok eğlendik izlerken... Çocukların biri oraya diğeri öbür tarafa koşar, biri düşer ağlar, bir diğeri annem yok diye ağlar, benimki bir arkadaşının elbisesinin kemerini açar arkadaşı ağlar, balonlar ellerden kaçar gökyüzüne uçar.... Çok eğlenceli...


Çocuk olmak çok güzel ama çocuklarının keyfini çıkartabilen anne baba olmak sanırım hepsinden güzel...

İyi ki varsın güzel kızım... (ve tabii güzel oğlum... Sadece bugün kızımın günü.. Bugün onun prazniği olduğu için ona biraz iltimas geçtim hepsi o..) :)